Bir Ölünün Not Defterinden…
29 Ocak, 2009
ŞİMDİ ÖLDÜM. Az önce. Bedenimi ameliyat masasının üzerinde görebiliyorum. Doktorlar ölmemem için çok uğraştılar, ama ecelimi bir dakika olsun uzatamadılar. Bu saatten sonra onlara sitem etmemin bir faydası yok. Ellerinden geleni yaptılar çünkü. Şimdi yavaş yavaş toparlanıyorlar. Kan bulaşığı eldivenlerini çıkarıp ellerini yıkıyorlar. Üzerlerinde bir yorgunluk ve yılgınlık hali okunuyor. Ölümle son bulan her ameliyattan sonra onlar için normal hayata dönmenin hiç de kolay olmadığı belli. Ölüm karşısında yaşadıkları acizlik öyle hemen unutulacağa benzemiyor. Belki onların kazancı da, sağlık bahşedenin kendileri olmadığını bir kez de benim üzerimde tecrübe etmiş olmaları.

Sokaklarımız çok değişti. Eskiden kapı önleri ev sahibine aitti. Şimdi ise dev-lete ait. O yüzden, eskisi gibi evinizin önünü süpürgeyle temizlemenize gerek yok. Çöpçü gelir temizler nasıl olsa. Ama evimin önü diyerek arabanızı pencere-nizin önüne park etmeyi de artık unutun. Belediyenin otopark görevlisine verece-ğiniz ücreti cebinizde hazır bulundurun.
Gözünüz aydın! Açık saçıklığın ahlâksızlık sayıldığı günler geride kaldı. Artık açık saçıklığa ahlâksızlık diyenler, ahlâksız sayılıyor. Son yıllarda bu değer(sizlik) o kadar yerleşti ki, karşısında hiçbir güç duramıyor. Modern cahiliye kuvvetleri, âdeta ringde rakibini yere sermiş boksör gibi, önüne çıkan herkese sahayı dar ediyor.
Çok konuşuyoruz. Ama bu, çok iletişim kurduğumuz anlamına gelmi-yor. Dinlemesini bilmiyoruz çünkü.
Zamanımızın çoğunu uykuda geçiriyoruz. Eskiler buna ‘gaflet’ diyorlardı. Öyle derin bir uyku ki bu, ancak çok büyük bir olay bizi bu uykudan sıyırabiliyor.
Aslında Perşembe’nin gelişi, Çarşamba’dan belliydi. Yirmi beş yıllık bir süreçte dinlerarası diyalog adına ciddi bir zemin hazırlamış olan Jean Paul II’nin aksine, yeni papa Ratzinger henüz kardinal iken dahi sert konuşmalarıyla esip gürlüyordu. Biraz da zaten bu ‘şahinliği’yle Papa olmuştu. Elbette Papa olduktan sonra da durum değişmedi. En son kendi anavatanı Almanya’da Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla bu gerçeği bir kez daha gördük.
İki yıl önce İmam-Hatip liselerinin orta kısımları kapatılırken sıkça ifade edilmişti: “Din eğitimi on beş yaşından sonraya bırakılmalı.” Gerekçesi ise şuydu: “Çünkü çocuk hangi dine inanacağına büyüdüğünde kendisi karar versin.”
Kitle eğitimi, çocuklarımıza nasıl kötülük ediyor ve niçin?
Cinselliğin sahte parıltısı, ancak kalbi boş ve sevgisiz kalmış bir genç için güneş gibi parıldar.
SON yaşadığımız ‘karikatür krizi’ herhalde ağızlara pelesenk olan ‘küreselleşme’ kavramının ne olduğunu hepimize çok daha iyi gösterdi. Dünyanın bir ülkesinde, o ülkenin bir şehrinde, o şehrin bir mahallesinde faaliyet gösteren bir gazetede basılan birkaç karikatür ile ilgili haber, medya nakil vasıtalarıyla, yol açtığı dev zincirleme olaylar eşliğinde, yeryüzünün tamamına yayıldı.